Farklı Olmak

Kızımla birlikte son zamanların favori dizilerinden biri olan Sherlock Homes`un oyuncularından Benedict Cumberbatch`ın hayranıyız. Oscara aday gösterilen The Imitation Game (Yapay Oyun) filmini bulunca aldık. Eve gelip keyifle izlemeye başladık. Uzun zamandır böyle güzel bir filim izlememiştim. Kitap ya da film, işin içinde biyografi varsa o filimden daha da fazla keyif alırım. Bir kişinin yaşamındaki seçimlerin kelebek etkisi yapıp yaşamı ve yaşamları etkilemesi kadar büyüleyici ne olabilir ki! 

 

Hele hele o hikayelerin içinde delilik varsa, ki benim için deliliğin tanımı "mutlak kaderini değiştirme sanatı”dır. Var olanı, değiştirmeyeceğin şeyleri kabul edip onlardan yeni bir sen yaratmak, onların sana kattığı artıları görmek, işte ben buna Simya diyorum, başarana da elbette Simyacı. Size filmi anlatmayacağım, seyretmeyenlere haksızlık olur. Ancak beni içsel olarak çok etkileyen sahnelerdeki duygularımı, gözlemlerimi sizinle paylaşmak istiyorum. 

Albert Einstein`ın güzel bir sözü var;  "Delilik şüphesiz aptallıktan daha iyidir. Delilik var olmuş bir zekanın yok oluşudur. Aptallık ise var olmamış bir zekanın var olmamaya devam edişidir." 

 

Yaşadığınız toplumdan, çevreden hatta ailenizden farklı iseniz, hayata farklı bakıyorsanız, beyninizin çalışma sistemi farklıysa, kaçınılmaz bir şekilde anormal görülürsünüz. Bu anormalliği çok az kişi takdir eder. Diğerleri hazımsız  olabilirler,  sizi yargılar, sizi dışlar,  sizin aslında aptal olduğunuzu çirkin bir ördek yavrusu olduğunuza sizi inandırmaya başlarlar. Ne yazık ki bu yanlış etiketleme  çoğu kez aileden başlıyor. Ebeveynlerimizden. Ben yıllarca normal olmadığımı düşündüğüm için kendimi aptal sanmıştım. Ailem için kesinlikle bir yük,  fazlalık ve kocaman bir hayal kırıklığı olduğumu düşünüyordum. Geçmişe baktığımdan benim sevgi ve iletişim dilimden anlayan ebeveynlerim olsaydı şimdi hayatımda yeteneklerimi  kullanma konusunda çok daha fazla şey yapıyor olabilirdim. Şimdi yapmıyor muyum? Elbette yapıyorum. 30 yaşımda uyandım ve aslında anormal olmadığımı sadece farklı olduğumu fark ettim.  Kendimi sevmeden geçen otuz yıl, sonra farkındalıklar, uyanış... Kendim için yaptığım bir seçimin yaşamda kelebek etkisi yaratması. Anneme ve babama göre, ablam tam bir matematik dehasıydı. Bu  bende olmayan bir şeydi. Dolayısıyla ben arızalı, "nerden çıktı bu?” diye bakılan, hatta daha ilk gün kız olduğum için hastanede terkedilen ben. 

 

Ruhsal zekamın, yeteneklerimin arıza olarak nitelendirildiği küçük yaşlarım ve ergenlik dönemim pek kolay geçmedi. Arızalıydım, öyle tanımlanıyordum ve ben de ona uygun davranıyordum. Söz dinlemeyen, saygısız, başına buyruk.  Ama dedim ya mutlak kaderi kabul edip "Ben bundan en iyi ne yapabilirim?" diye sorduğunuzda ve artık kendinize başkalarının gözüyle değil de kendi yüreğinizle ve Tanrı`nın sonsuz sevgisini kabul ederek baktığınızda dönüşüm başlıyor. Hatta o sizi zorlayan her şeye minnet duyuyorsunuz.

Yapay zeka filminin kahramanı Alan Turing, bilgisayarın babası olarak tanınıyor. Artık,  itiraf etmeliyim onun hayat hikayesini öğrendikten sonra bilgisayarları bir makine olarak görmüyorum, ekrana bakarken bu ekranın arkasından güzel bir başarı hikayesinin olduğunu, sevgi, emek ve başkaldırış olduğunu görüyor ve saygı duyuyorum. Benim için canlı bir şey artık, makine değil. Ve Alan`ın dediği gibi ben de bilgisayarıma -Alan`a  ve aşkına duyduğum saygıdan ötürü- artık "Christopher" diyorum.

 

Alan sadece bilgisayarın babası değil. Aynı zamanda, tarihçilerin görüşüne göre,  buluşu sayesinde savaşın iki yıl daha erken bitmesine ve 14.000 milyon insanın kurtulmasına katkı sağlamış bir deha.   Bu deha okul hayatında dışlanmış,  farklı olduğu için arkadaşları tarafından hırpalanmış ve şiddet görmüş. Alan`ı farklı yapan ise sadece zekası değil, cinsel tercihi. Homoseksüelliğin yasak olduğu, tespit edildiğinde kimi zaman idamla sonuçlanan büyük cezaların gerçekleştirildiği bir yerde yaşıyor.  Bir tarafta hayata, dünyaya verdiği hediyeler, kendi yaşamından vazgeçiş, bir yandan o dünyada yaşayan bazı kendini bilmezlerin insanların seçimlerini yargılayıp sırf onlar gibi hissetmiyor diye bazı kişilerin varlılarının yok sayılması insan yerine konulmaması. Çok acı. 

 

Neden üzgünüm? Çünkü, günümüzde hala kişisel seçimlerimiz nedeniyle yargılanıyoruz. Dışlanan, yok sayılan yüzlerce, binlerce insan. Okullarda öğrenme şekli çoğunluktan farklı diye "aptal" damgası "yaramaz" damgası yiyen çocukların olduğunu hala görüyorum. Ve o çocuklar dışlandıkça daha çok tepki içinde oluyorlar. Alan`ın hayatına baktığımda şunu da düşünmüyor değilim "Eğer okuduğu okulda kabul görseydi, takdir edilseydi özel yaşamı için bu seçimi yapar mıydı?" Belki de bu yargılayan tavrımız nedeniyle pek çok insanın yaratılışında olmayan bir hayatı yaşamasına sebep oluyoruzdur. 

 

Çok yakın bir zamanda hayatım için bir karar aldım, çok az kişi o kararın arkasındaki  gücü görebildi. Çoğu kişi ise yargıladı, yakıştıramadı, başarısızlıkla suçladı, "terzi kendi söküğünü dikemez" diyenler de oldu.   Mesele onların sökük gördüğünü benim deneyimlemiş ve kendi içimde bitirmiş olmamdı. Eşimle aramdaki ruhsal kontratın bitmesiydi. Oysa,  ben insanlara    “kalbinizin sesini dinleyin" derken aksini yapsaydım samimi olmazdım. Bu karar riskti evet, hatta kimilerine göre delilik. Hiç bir zaman değerlerimi, inandıklarımı, Rabb`in bana açtığı yolu dünyevi bir aracı amaç haline getirip vazgeçmedim. Anormal olmanın en güzel yönü de bu belki de bu size özgürlük kazandırıyor. Çok yakın zamanda bir dostumun dediği gibi "Seni çok takdir ediyorum, bir şeyleri sıfırdan yapmak kolaydır ama yapılan bir şeyi bırakmak,  bıraktıktan sonra,  yıkıldıktan sonra tekrar yapmak ise cesaret ister. Hem de bu kadar göz önündeyken"

 

"Delilik cesaret ister " değil mi güzel dostum? 

 

Bu filim beni kendi geçmişime götürdü. Film bittiğinde kızım da ben de olduğumuz yerden kalkamadık. Göz yaşlarımıza hakim olamadık. 

 

Neden farklılıkları bir renk  olarak göremiyoruz? Neden rahat bırakmıyoruz,? Neden bu kadar huzursuzuz? Bırakalım Tanrı ve kul arasında ne olacaksa olsun, o kişinin bir başkasına zararı yoksa sadece kendine karşı hataları varsa (ben hata olarak görmüyorum) bırakalım Tanrı ne uygun görüyorsa o olsun. Neden Tanrıymışız gibi davranıyoruz.  Tanrı`nın o bağışlayan hoşgörülü tarafını görmeyip,  yargı kılıcını çıkarıp sırf bizim gibi değiller,  diye varlıklarını yok sayıyoruz, dışlıyoruz. Neden iyi yönlerini görmüyoruz, yeteneklerini, hayata kattıkları değerleri. Hayata bakıyorum da düzeni bozanlar nedense  normal olan insanlar arasından çıkıyor. Ne kadar ironik.

Ne kadar çok ışık parlarsa o kadar çok gözleriniz kamaşır değil mi? O ışıkları kabul etmedikçe onlar çoğalacak, gözlerimizdeki siyah gözlükleri çıkarıp gerçeği görmeyi seçmek gerçek bizi özgür kılar.  Dil, din, ırk, cinsiyet ayırmadan gerçekten birlikte kalarak yaşamak mümkün. Öyle olmasa Rabb`im dünyanın her yerinde farklı dil, din, ırkta insanlar yaratmazdı değil mi? Hangi dilden, dinden, ırktan olursan ol ne olursan ol varılacak tek yer sevgi kapısı, hoşgörü kapısı demezdi. 

Sorularınız

Yeni yayınlardan, meditasyonlardan ve çalışmalardan haberdar olmak için e-posta listemize kaydolun:

İLETİŞİM

Telefon: 216 533 50 13
E-posta: bilgi@isikelci.com
Whatsapp: 0536 733 26 91
Form: İletişim formu

KATILIMCI YORUMLARI

E POSTA LİSTEMİZ

Yeni yayınlardan, meditasyonlardan ve çalışmalardan haberdar olmak için e-posta listemize kaydolun:

Işık Elçi Akademi © 2004 - 2020, Hasat Sk. No: 52 Şişli, 216 533 50 13